anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haftasonu Kartı - Anılar Anılar...


 
Derken bir cumartesi akşamı bizim evde Findux, Latiş ve ben toplandık. Hepimizin elinde bir iş harıl harıl işleniyoruz, bir yandan da muhabbet ediyoruz. Bu ikisi yünlerle oynuyor. Latiş yeni modeller yaratma aşamasında, Findux ise her sırada yaptığını ölçüp söyleniyor olmayacak bu diye.

Bense masanın başında daldan dala atlıyorum, bir mutfağa gidiyorum bir salona geliyorum, bir işe başlıyorum sonra bir bakıyorum başka bir işe koyulmuşum…

 
 
Sonra düşündüm de neredeyse 1 yılı geçti dikiş dikeli, kendim için hiç bir şey dikmemişim. Bu seferki kılıf benim dedim, başladım ipad için kılıf dikmeye.

O sırada konu nerden geldi bilmem Latiş’e bizim bir anımızı anlatmaya başladık. Hani şu “seksenler” diye bir dizi var ya… Hah işte ben tam o zamanlarda çocuktum. O dizide anlatılan bir çok hikayeyi birebir yaşadım yani.

Soba olayı mesela, derdi çoktu belki ama sıcaklığı da bir başkaydı, kedi gibi hiç yanından ayrılmazdım, soba üstünde kızarmış ekmeğe sürülen tereyağın kokusu hala burnumda… Zevki güzeldir de cefasını da çekersiniz bol bol.
 
Bizim ev 3. kattaydı, bazen kovalara kömür doldurmaya kardeşimle beraber giderdik, annem hep tembih ederdi ” oyalanmayın doldurun gelin, Funda sakın odun falan kırma” diye…  Ama dinleyen kim, inerdik kömürlüğe, Funda hemen keseri alırdı eline odun- çıra kırmak için, ben de kömür yığının tepesine çıkardım başlardık konsere… Nedense yıllarca kömürlükte hep aynı iki şarkıyı söyledik biz. Sanki başka şey söylenemezmiş gibi. Biri o yılların en popüler komedi dizisi, gündemi takip etmemizi sağlayan bir fenomen: Olacak O kadar’ın şarkısı, diğeri her dönemin genci, Hakan Peker’den ; Bir Efsaneydi efsaneydi senle beraber olmak….

Aman bir başlardık söylemeye kendimizi kaybederdik, kürekler mikrofon, biz pazen donlarla pek bir şık ve  alımlı… Sonra alt komşunun oğlu Murat sinsice gelip bizi korkutunca kavga ile biterdi keyfimiz…

Bizim bir de banyoda yırttıra yırttıra Karacaoğlan’dan başlayıp Gençliğe Hitabe, Çanakkale Şehitleri ve İstiklal Marşının 10 kıtası ile biten akşam seanslarımız olurdu… eee sobalı ev, tek odada baba haberleri izliyor, anne dantel örüyor, çocuklar bunalmış… Banyoda oynardık hep biz evciliklerimizi falan… ooohooo ne hikayeler… Anlatırım sonra yine bir ara..

 
 
Neyse işte ben başladım ipad için kılıf dikmeye, tam birleştireceğim bir ölçtüm ki, içine zor sığıyor alet. Kızlar hemen başladılar dalga geçmeye; pek havalıydın ne oldu falan gibilerinden, hep yaptığım da olacak diye bir kural yokmuş efendim…

Döndüm masaya, evirdim çevirdim, kıyamadım da atmaya bir köşeye, sonra yanlarını elde yün iple dikmeye başladım. Tamamladım, koydum ipadi içine gösterdim kızlara… Bu da size kapak olsun gibilerinden.  Oldu da yani…

Harika bir haftasonu geçirin oldu mu…
 
NOT: Bir süredir boşladım buraları, sizleri… Bir ihale var beni benden alan, feleğimi şaşırtan, tam bitecek ayın 9’unda rahatlayacağım derken biraz önce erteleneceğini öğrendim… Dondum kaldım.  Sıcağı sıcağına bitip gitseydi iyi olacaktı ama neyse, herşeyde bir hayır var…

Umarım daha sık uğrayabilirim buralara, kusuruma bakmayın yani…
 
 


Since I started to sewing something, I have never sewed anything for myself and finally I sewed a case for my ipad mini. It is so cute, isn't it?
I've shared also a memory from my childhood above. It is about 2 Turkish songs... Sorry I could not write all story in English but I wish you a great weekend and enjoy your easter time...
 




Haftasonu Kartı - Bilin Bakalım...





Bizim evde resmen farklı bir lehçe kullanılıyor. Hepimiz kafamıza göre konuşuyoruz. Hatırlamadığımız bir kelime olursa uyduruveriyoruz gidiyor.

Kesin burada birkaç kez bahsetmişimdir benim yanlış kullandığım kelimelerden. Zaten yazdıklarımı okurken de telaşeden nasıl hatalı yazdığımı, kontrol mekanizmasının benim hayatımda hiçbir zaman işlemediğini anlamışsınızdır. Yaptığım işin üstünden tekrar gitmek, geriye dönmek gibi bir huyum asla olmadı benim. O yüzden sınavlarda ilk çıkan hep ben olurdum. Biliyorsam zaten takır takır yapardım, bilmiyorsam, kader utansın hayatta oturamam kağıda bakıp sürenin sonuna kadar sınıfta. İlk yapışta doğru yapmaya çalışırım bir işi, o yüzden çok titizlenirim, zor başlarım, huyumu bildiğimden yani.

Neyse gelelim yanlış kullandığım kelimelere; bir kere “a” ile “o” aynı kelimenin içinde olunca kesin hata; mayo=moyo, balon=bolon… “a” ve “u” aynı kelimede olursa “u” incelip “ı” oluveriyor, tavuk = tavık gibi. İnsan kardeşinin adını yanlış söyler mi??? Fında… Yok arada dikkat ediyorum, ama arada kaynayıp gidiyor.

Mesela annemle ikimiz “teras”a “taras” diyoruz. Her defasında da hahahaha diye gülüyoruz ama yok farketsek de değiştiremiyoruz.

Göz hafızam iyidir, bir kez gördüğüm kişiyi, yeri ya da eşyayı kolay kolay unutmam ama isimler pek aklımda kalmaz, ilk dilimin ucuna gelen ismi söyleyiveririm, öyle de yer etti mi bir daha o ismi değiştirmem çok zor olur. Mesela yıllarca Pamuk ismindeki bir iş arkadaşıma Fatoş dedim…

Annemle babamın kullandığı kelimeleri buraya yazmaya kalksam kitap olur herhalde ama aklıma gelen son iki olayı anlatayım bari.

Hani bir iki hafta önce sezon finali için Altınoluk’a gitmiştik kardeşimle. İşte oradayken babamla arka bahçedeyiz, babam almış iki avucunun içine ağaçtaki narı bize gösteriyor; Bunlara hep sizin için gözüm gibi bakıyorum, yiyin de kışın hasta olmayın diye, ANTİDOKSAN deposu bunlar, ANTİDOKSAN!!!!

Aynı günün akşamı balkonda çay içiyoruz, annem, babam, ben. Benim bacağım kaşındı, ahh dedim, kene falan olmasın, çiçek toplayacağım diye daldım çalıların arasına çünkü… Babam; yok buralarda olmaz kene falan dedi, gerçi biz küçükken çok vardı kene, tarlalarda oynardık, sonra babaannen tek tek temizlerdi üstümüzden keneleri, göbek deliğimize kadar girerlerdi, ama o zaman böyle öldürücü değillerdi dedi.

Annem;… eee KONG KONG’dan anca gelmiştir zehirli olanlar… (Kırım Kongo kenesi gelse gelse taaa Kong Kong’lardan gelir tabi: ) )

Bak şimdi aklıma geldi. Delianne sorardı böyle sorular, bilin bakalım diye.

Bilin bakalım “Broko Şotoles” nedir??? Pazartesi akşamına kadar süre size, bilenler arasında bir çekiliş yapıp küçük bir hediye göndereceğim. Hediyenin ne olduğu ve ne zaman göndereceğimi henüz bilmiyorum ama bulurum birşeyler herhalde: ) Çok ani oldu, yazarken karar verdim o yüzden hazırlıksızım…

Yorumları da hemen yayınlamıyayım ki kopya çekmeyin birbirinizden…

Hadi bakalım haftasonunuz keyif dolu geçsin…


This post is about to use some Turkish words. I have written the wrong words used in our family. They are really funny.  But you need to know Turkish to understand.

Because of that I could not write in English.
 

I wish you have a wonderful, creative, cheerful weekend...




Pazar kahvaltısı dediğin uzun sürmeli...



Bu fotoğraflar taaa ekim ayından bir Pazar kahvaltımıza ait. Düzenliyeli de epey olmuş, bilgisayarda bahar temizliği yaparken bulmuştum geçenlerde.  Bugün için planımda başka şeyler vardı burada paylaşacak ama neye niyet neye kısmet işte. Cuma ve cumartesi yine oturamadım bilgisayarın başına, dün akşam üstü tam kuruldum, artık biraz blogları gezeyim, fotoğrafları düzenliyeyim dedim ki bir baktım mouse’un pilleri bitmiş. Markete gitmek falan da nasıl zor geldi anlatamam kaderime küstüm başladım başka şeylerle uğraşmaya.


Pazar kahvaltılarını çok seviyorum ama o kadar telaşeliyiz ki hazırlamamızla kaldırmamız bir oluyor. Her defasında bu sefer ağır ağır yiyelim, birazcık masada keyif yapalım, gazeteleri masada okuyalım, hiiiç dokunmayalım  öyle kalsın falan dememize rağmen nerdeeee… Bizim gibi teşlaşeliler için imkansız bir şey. Neyse ne aklımızdakini bir an önce yapalım sonra oturalım ama değil mi diyip kalkıveriyoruz yerimizden…


Bu peçetelikleri işe gelip giderken topladığım minik yapraklarla yapmıştım. Hala duruyorlar birşeycik olmadı. Basit ama sonbahar sofraları için idealler. Acaba birazcık daha bekleyip önümüzdeki sene sonbaharda mı yayınlasaydım bu postuJ Sonbahar konseptli masalar falan diye….  Ama seneye kadar unutur giderim ben bunları.
Hepinize içinizi ısıtacak bir hafta diliyorum…


I have prepared these photos for a while ago but I have rememberd yet. Actually my plan was different for today but when I sit the table for arrange photos yesterday I realized that my mouse battery was finished. I did not want to got to supermarket so I decided to share this our autumn breakfast table with you.
I love sunday breakfast, I want to stay there for a long time always but it is impossible because we are (I and my little sister) very impatient. You unconsciously, we would be cleaned up table.


I have made these napkin rings with dry leaves last autumn. As you see it is very simple but really so sweet. I use them still with pleasurably .
Istanbul is very cold in these day but I wish all of you have a cosy week.











Pin It

Duyan duymayana söylesin; Ben Kışı Seviyorum...



Ben kendimi bildim bileli hep yazı, sıcağı, bunalmayı sevdim. Kim sorsa kıştan nefret ediyorum, soğuk beni huzursuz ediyor, bunaltıcı sıcak olsun ama soğuk olmasın derdim. Hem sonra yaz dedin mi yüzmek var,  güneş var, cıvıl cıvıl bir doğa, çiçekler, böcekler var…
Tabii birde eskiden mevsim sonbahar oldumu benim bronşit başlardı taa hazirana kadar ondan da sevmezdim soğuk havayı, kış mevsimini..
Gel görki son 2 yıldır hafif hafif kış da fena değişmiş ya, bak sıcacık evde kahveli keyifler yapmak, kurabiyeler, kekler, kestaneler… (Kışı direk yemeyle eşleştirmem de üzerinde düşünülecek bir konu)
Sonra yeni yıl telaşı, ışıklar, kırmızılar, yeşiller, hediyeler…
Eee sinemaya gitmek ya da evde fırından gelen kekin kokusu eşliğinde bir romantik komedi izlemek de söz konusuJ  daha ne olsun.


Hele geçen akşam o kadar sevdim ki kışı bitmesin istedim ilk kez.  
Ev tertemiz, herşey yerli yerinde mum gibiydi. Sehpada mumları yaktım, kardeşim yüksek sesle kitap okumaya başladı bende keyifle dinledim. (Kendi kendime nazar değdirme konusunda üsteme yoktur bilirsiniz o yüzden MAŞALLAH demek zorundayım kusuruma bakmayın artık. İnanıyorum nazara yapacak bişey yok)
Bir ara kahve almaya gittim mutfağa, o sırada da fırına baktım, pişmiş mi elmalı-cevizli keklerimiz diye.


Bu sıralar her yerde indirim var ya, habire değişik kek kalıpları alıyorum. Sonra mesela bir tarife göre keki yapıyorum ama ıncık gıncık , çeşit çeşit küçük kalıba paylaştırıyorum onları.. Fırından çıkanların hepsi farklı çeşit. Kimini muffin kalıplarına döküyorum, bir benim bir kardeşim için, kimini Esse’den aldığım küçük dikdörtgenlere, kimini klasik kek kalıbına…
Yalnız benim bu kek sevdam pek iyi olmadı. Karnımız acıkıyor habire kek  yiyoruz. Evde yemek yok ama kek var. Akşam yemeğinde salata yiyoruz daha sofrayı toplamadan ee nezaman kahve yapar kek yeriz diye soruyoruz birbirimizeJ Kış sonunda halimiz pek iç açıcı olmayacak korkarım…
Yani diyeceğim o ki. Kış da güzelmiş. Bu seneden itibaren kışı da seviyorum diyeceğim bir soran olursaJ


I always love the summer, sunny and warm weather... I used to hate the winter until these days.
During the summer everywhere is full of flowers and chirping...
But this winter I realized that I love also winter days... Especially, winter evenings are so peaceful .
When I am at home with a cup of coffe and cookies,
If the home is clean if you have a few candles and and if it comes from the smell of the cake baked in the oven.
Additionally I love Christmas time, shiny shopwindows, presents, home decorations...
As a result ; from now on I love also Winter...




Haftasonu Kartı - Şemsiyemin Telleri



Bugün iki kez ıslandım şimdi işyerinden çıkmaya korkuyorum çünkü eve kadar nasıl yürürüm bilmem. Yollar dere gibi akıyor. Tamam biliyorum yağmur da bereket ama soğuk olsun, kar yağsın daha iyi, ıslanmayı sevmiyorum işte…
Bu sabah erkenden kalktım, halbuki dün akşamdan çok yorgundum, annemler için yılbaşı kurabiyesi yaptım bugün kargoya verdim. Neyse işte sabah erkenden kalktım, ders için hazırlandım, giyindim süslendim. Ohh dedim işte bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.. Bak giyindin süslendin adama benzedin. Topukluları giydim, evden çıktım tıngırı mıngırı. Derse girdim 2 saat nefes almadan konuştum, aaayyy bir de bilmiş oluyorum ki öğütler falan.. neyse bir çıktım dersten sel götürüyor ortalığı. Ne şemsiye ne bişey… Eve koştum tabii, neyseki yakın ama o yakınlık benim sıçana dönmeme engel olamadı. Üstümü değiştirdim hızlıca, sonra annemlerin paketini hazırladım, bir firmanın hediye verdiği şu kocaman baston şemsiyeyi aldım. Ohh be dedim kocaman, taş gibi şemsiye, çantanın içinde taşıyacağım diye düdük kadar üfürük gibi şemsiyeleri kullandıktan sonra çok hoşuma gitti. Yürümeye başladım, iş yerinden arkadaşımla da öğle yemeğinde buluşacağız. O sırada cep telefonum çaldı, onu açayım derken bir rüzgar çıktı ki sormayın. Şemsiye beni dövdü. Kafama kafama 2 kez öyle bir tosladı ki zaptedemedim. Nasıl bir rüzgardı o öyle hala aklıma geldikçe gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.  Tam sakinledi, toparlanacağım bu seferde ağaç dallarına takıldı şemsiye. Şok oldum resmen, öyle dondum kaldım. Taş gibi dediğim, şemsiyeye de kendime de bir güzel nazar değdirdim. Halime bir görseydiniz sanki savaştan çıkmış gibiydim. Biri almış şemsiyeyi eline beni evire çevire dövmüş sanki, alın şiş, şemsiyenin tüm telleri büzüşük… Öyle yoluma devam ettim tepemde şemsiye gülü ile..elimde de koca koli var sahi bir de. Arkadaşım yemek yediğimiz yerin penceresinden beni görünce gülmeye başladı zaten.  Sırıl sıklam oturdum yemek yedim. Şimdi tam ısındım, kurudum ama eve yine aynı pejmürde şemsiye ile gitmek zorunda olduğumdan çıkamıyorum işyerinden :) Taksiye bin falan demeyin o kadar yol için onların suratını çekeceğime ıslanırım daha iyi.
Şemsiye diyince de aklıma geldi, bir keresinde işten çıktık bir arkadaşımla aşağıya doğru yürüyoruz hafif yağmur çiselemeye başladı, çıkarttım şemsiyeyi çantadan uzattım sapını, yürümeye devam ettim… İyi de ıslanmaya da devam ediyorum, kafayı şöyle bir kaldırdım ki, şemsitenin sadece sapını uzatmışım, cırt cırtını açmayı unutmuşum, flama gibi taşıyorum onu dıgıdık dıgıdık :)
Dalgınım demiştim ama size..

Hepinize sımsıcak bir haftasonu diliyorum.


NOT; Dünkü posta çok güzel yorumlar yazmışsınız hepsini cevaplayamadım, hatta sizlerin bloglarını bile gezemedim ağız tadıyla. Aklım kaldı ..



It is very rainy here today. And this post about me and my umbrella:) It is really funny story. I used it the first time today but now it is damaged. Also I am damaged:)
I wish you have a wonderful weekend and Christmas.
I am planning to share a Merry Christmas Card for you  tomorrow. I mean I hope:)




Haftasonu Kartı - Bizim aile ve köpekler...




Bu sabah uyandım aklıma geldi. Beni tanıyan hemen hemen herkesin bildiği bir hikaye… Sizin bilmemeniz büyük haksızlık, neticede hemen hemen 1 yıldır hoş beşimiz var burada…
Yıllarrr yıllar önceydi. Hayatımın en en güzel günleri, benim okul bitmiş, kardeşim hala öğrenci ve yurttan ve okuldan bir arkadaşımızla beraber yaşıyoruz Beşiktaş’da. O da çalışıyor, biz ikimiz işe gidip geliyoruz.  Her akşamımız , her haftasonumuz bir olay, devamlı gülüyoruz. O döneme ait o kadar çok anım var ki.. Şimdi bana sorsalar bir daha yaşayacak olsan aynı yaşamı hangi zamana dönerdin…  işte o 5 yıla dönerdim hiç düşünmeden.
Mevsimlerden kış, günlerden ise pazardı, akşam oturmuşuz üçümüz televizyon seyrediyoruz. Canımız çekirdek istedi, akşam bakkal işi benim sorumluluğumdaydı . Çok pijamalarla koşturmuşluğum vardır Beşiktaş sokaklarında… Neyse hava soğuk, saat akşam 10’a geliyor, üstüme montumu giydim elime cüzdanımı aldım çıktım. Bakkala giden iki yol vardı, biri birazcık daha uzun ama aydınlık, öbürü karanlık ama yakın. Dur sen dedim, koşuvereyim ben şuradan, ne korkacağım on adım yer… Elimde cüzdan ama hava soğuk ya elleri de montun cebine sokmuşum, deli dana gibi koşmaya başladım… Tam hızımı aldım ki karşımdan (atmıyorum ha gerçek) 5-6 köpek bana doğru havlayarak koşmasın mı… Fren yapamadım bir süre neredeyse  toslayacağız. Öyle korktum ki, durdum yolun ortasında onlarda önümde hopluyor, havlıyor… hoşşşşşt dedim ayağımı yere şöyle sert vurup, bir kaçı geriledi, ama bir tanesi üstüme üstüne gelmeye devam etti, o can havliyle cüzdanı bir fırlattım…
Diğerleri kaçtı ama o inatçı olan koştu cüzdanın peşinden, koklamaya başladı, hoşt diyorum, git diyorum yok, aldı ağzına cüzdanı arkasına bile bakmadan koşmaya başladı, yaaa deli misin nereye gidiyorsun,  getir cüzdanı diyorum ama kime diyorum.. O bir köpek…. Öyle sap gibi kaldım mı yolun ortasında nasıl elim ayağım kesilmiş, korkuyorum ama en kötüsü çok sinirliyim, cüzdanı köpeğe kaptırdım diye. Kime nasıl söylenir. Aklımdan binbir düşünce geçiyor, kredi kartlarını iptal ettirsem mi acaba??? Yook canım, köpek gidip hemen kemik mi alacak sanki kendine.. yolun bir kenarına bırakır ama kimbilir nereye…
Eve geri gittim tabii, sokaktan seslendim bizimkilere, açtılar camı ne oldu diye bakıyorlar, gelin aşağıya dedim  cüzdanım çalındı… bir inişleri var aşağıya.. Kim çaldı, nasıl oldu.. tüh müh… yaa dedim hani bu sıralar burada çete gibi dolaşan bir köpek sürüsü var ya işte onlardan biri çaldı… Gülecekler ama ben öyle ciddiyim ki ne diyeceklerini de bilemediler zavallılar.. Koşun peşlerinden gidelim dedim, bu sefer üçümüz birden koşmaya başladık, sen misin koşan… ve yine aynı sürü üstümüze doğru geldi (cüzdanımı çalan yok ama aralarında) .. nasıl çığlık çığlığa gidiyoruz… Bir Allah’ın kuluda çıkıp kardeşim ne oluyor burada demiyor, o da ayrı bir konu ya neyse…
Köpekler gitti, biz sakinledik, koşmadan ağır ağır sokaklarda yerlere bakarak dolanıyoruz… Ama çok karanlık , dedik şu büfeden ışıldak varsa isteyelim… (ayyy çok uzun oldu bu hikaye) Büfeci ye anlattık olayı, hııım dedi, İsmail Dayı var şu harabede yaşar ona anlatın durumu, O tanır o köpekleri !
Haydi gittik İsmail Dayıya, durumu anlattık... Tamam dedi, şuradaki araziye gitirmişlerdir cüzdanı, camiden çaldıkları ayakkabıları da getiriyorlar, yarın sabah gelin bakalım..
Eve gittik tırıs tırıs, aklım cüzdanda.. hayır çok para yoktu içinde ama kimlikler kartlar… İptal ettirmeye de içim el vermiyor, neticede köpek çaldı… Belki bulurum uğraşmıyayım diyorum… Öyle ikircikli bir halde uyudum, sabah bir kalktık her yer bembeyaz kar, gittik İsmail Dayıya, merdiveni dayadık, girdik arsaya.. şöyle bir gezindim ve tak buldum cüzdanımı… biraz dişlemiş ama açamamış, fermuarlıydı yaa ondan…
Nasıl mutlu oldum anlatamam…
Yani anlayacağınız, bizim ailenin köpeklerle maceraları bir değil iki değil…

Today, I wanted to share a funny memory belong to me.
Many years ago, my purse was stolen by a dog:) It was really funny but that day, I was angry and scared.
I wish my english would be enough to write all story...
I wish you a wonderful weekend.


NOT; Bu arada şu hayatımdaki 7 gerçek ile ilgili bir kaç sevdiğim arkadaşım beni mimlemiş.. Şöyle 7 maddede bu işi halledebileceğimi bilsem hemen başlayacağım  yazmaya ama, yok biliyorum ben kendimi, öyle kısa yazamam... O kadar zor ki benim gibi değişken biri için ben şöyleyim böyleyim demek.. dur bakalım biraz düşünüyorum ne yazabilirim diye...



Rapor veriyorum...





Bugün itibariyle çok çok daha iyiyim, bunda dün gece uyuyabilmemin büyük etkisi var. Resmen 2 gece öyle oturdum, tam içim geçiyor, dalıyorum sonra burnumdan öyle bir ses çıkıyor ki sıçrıyarak uyanıyorum. Keşke uykusu ağır bir tip olsaydım o zaman bayılıp giderdim, ama maalesef ben en ufak bir tıkırtıda uyanan biriyim, huzursuz bir tipim yani. Ama artık dün gece kendimden geçtim burnum da biraz daha rahatladı, yarın çok daha iyi olacak inşallah.
Sabah, 4 günün ardından evden çıkıp doktora gideceğim tamponların çıkartılması için, ondan sonra şöyle derin bir nefes çekeceğim taa ciğerlerimin en uç noktasına kadar....


Bu arada hepinize tek tek çok teşşekkür ederim güzel mesajlarınız ve iyi dilekleriniz için.
Yarın herkes için harika bir gün olsun...


I am better today after sleepless 2 nights. I know that tomorrow I will be better. Tomorrow I will go to doctor for take out tampons from my nose after that I will take deep breathing.

I wish everyone have a wonderful Monday...







O Bir Evimizin Oğlu...





Son zamanlarda bloğuma çok fazla zaman ayıramıyorum. İşler  nedense çoştu, halbuki nasıl da alışmıştım gevşek gevşek çalışmaya onca tempolu geçen yıllardan sonra…
Şu sıralar toplantılar, ihaleler, teklif talepleri… aman işte sürüsüyle sıkıcı tantana.. Benim yerim sahneler, burada ne işim var benim diyip tası tarağı toplayıp alıp başımı gitmek istiyorum ama sanırım bu bir tek filmlerde oluyor…
Bu arada annemle babamı da Balıkesir’e yolcu ettik… Yıllardır gurbetliğe alışmamız gerek belki ama yok olmuyor, yine bir Türk filmi çevirdik ayrılırken... Yazın sık sık görüşüyoruz ama kışın nedense uzun oluyor görüşme aralıkları, işe güce öyle bir kaptırıyoruz ki kendimizi, annemler de bizi düşünüp, özledik sizi gelin demiyorlar hiç.. Dese atlayıp gideceğiz belki düşünmeden.
Bak şimdi aklıma geçenlerde babamla kardeşim arasında geçen bir muhabbet geldi.
Annemle babamın evlendikten 7 yıl sonra çocukları  olmuş (eminim daha önce de bahsetmişimdir bu şanlı olaydan) .  Yani ben dünyaya gelmişim. Sülalede epey bir tantana kopmuş, yemekler verilmiş, kutlamalar yapılmış, isim için kuralar çekilmiş falan… 2.5 yıl sonra kardeşim dünyaya gelmiş, eee tüm beklenti erkek olması yönünde, babam büyük bir heyecanla oğluna kavuşmayı bekliyor ama sonuç hüsran… (Gerçi bunu bizimkiler şöyle anlatır kardeşime; efendim tamam babam erkek istiyormuş ama hastahanede kardeşimi odaya getirmişler babam yüzündeki tülbeti şöyle bir kaldırıp bakmış ki, kardeşimin güzelliğinden gözleri kamaşmış “ben ne yaparım erkek çocuğu dünyalar güzeli bir kızım olmuş” demiş mişşşş)
Neyse doğumdan sonra daha annem hastahaneden çıkmadan babam gitmiş kardeşimin nüfus cüzdanını çıkartmaya, aralarında konuşmamışlar bile isim olayını (düşünün adamcağızın yaşadığı travmayı: ) . Alt komşumuz bana Funda diye sesleniyormuş yanlışlıkla, annem de bundan bahsetmiş babama, babam da sanmış annem Funda ismini seviyorJ (Evet bu arada bunu anneme sorduğumuzda “evet ben çok seviyordum Funda ismini, ben istedim konmasını” der…)
Yani kısacası kardeşimin adı olmuş Funda. Evimizin oğlu. Akşam işden geliyoruz mesela , kardeşim geldiğinde babam ; “oooo evin oğlu geldi” der. Telefonda aradığında ; “nerede bizim oğlan kahvede mi “ diye sorar. Küçükken her ay bir spor ayakkabısı alınırdı ona, futbol oynardı, patlatırdı hepsini, ben o sırada anca bebeklere elbise dikerdim, hayali kahramanlarla konuşurdum.
Sonra mesela ben yüksekten korkarım, ağaca falan tırmanamazdım, kardeşim ağaç tepesinden inmezdi. Annemler evde olmadığında hemen koşar balkon demirlerinin dışında gezerdi, ben çığlık çığlığa saçımı başımı yolarken… Bir yaz acayip küfüre alıştı bu, ilkokula gidiyordu henüz ama ağzı o kadar bozuldu ki neredeyse yoldan her geçene küfür etmeye başlamışlardı iki arkadaş.. Ağzına acı biber sürüldü. Evet sürüldü…
Epey uzun bir giriş bölümü olmuş şimdi şöyle bir baktım da yukarıya doğru, ben bunun hayatta ingilizcesini yazaman…Neyse, gelelim babamla kardeşimin muhabbetine;
Kardeşim yine bir akşam ; aaahhh ahhh küçükken, büyüyünce avukat olacağım sonra da ismimi değiştireceğim derdim, avukat oldum ama ismimin kaldı böyle diye iç geçirdi…
Babam da (yeniliklere hep açıktır kendisi: ) ; eee değiştir istiyorsan, Fahri yap, Fehmi yap, Fatih de olur bak…
Kardeşimle ikimiz birbirimize baktık boş boş, sonra kardeşim isyan etti;  yaa niye onları koyayım ki..
Babamsa gayet sakin ; Ne yani Ahmet mi koyacaksın, F ile başlasın ki insanlar intibak sorunu yaşamasın…
Kardeşim çıldırdı artık ;Yaaa baba niye erkek ismi koyuyorum, kabullen artık ben senin oğlun değilimmmmm…
Şimdi düşünüyorum da babam bunun üstüne ne dedi hatırlamıyorum, kesin önemsemedi hiç, televizyonda futbol karşılaşması falan görmüştür muhtemelen…

Bu arada şu gördüğünüz beyaz sklemen çiçeğinden aldık geçenlerde 2 tane, aslında almak istediğim başka bir çiçek var hep yabancı bloglarda görüyorum, adını da tam bilmiyorum böyle diken diken, pembesi oluyor, beyazı oluyor…. Bulamadık burada, gördüğüm her çiçekçide soruyorum ama yok rastlamadım. Ne yapalım bu sklemenler de çok güzel, hem de soğuğa dayanıklı, pencerenin içinde çok sevimli duruyor ikisi. Çiçek gibisi var mı yaa….


Actually it is difficult to translate which writen above. I have written about a small talk between my little sister and my dad.
My little sister is a Lawyer and she do not like her name. When she was a child, She would like to change her name a day.
This post is about her name and my dad suggestions...
And also we bought a white flowers ( I don't know the English name of this flower, we call "sklemen"). They are so cute and we put them inside the window. Actually I wanted to buy a different flower, I am seeing it on Europen blogs. I guess. it grows in cold climates.  The name may be "Heather" . If I find it, I will be happy.




Cesur Yürek...




Babam yıllardır her sabah, sıcak, soğuk, kar, kış, kıyamet demeden yürüyüşe çıkar. Hani daha önce size bahsetmiştim yürüyüşte başına gelenlerden… Devamlı bir macera.. ama o gayet normal karşılar hepsini.
Balıkesir’de eski evimize çok yakındı park, sabahları orada yürürdü.
Balıkesir küçük yer, okulu kırdığında, erkek arkadaşınla buluşacağında gidilecek en korunaklı yer işte bu parktı eskiden. Bizim sülalenin gençleri orada az kovalamaca oynamadı babamla… Tam okuldan kaçmış, kakara kikiri salınıyorsun parkta, karşında hop enişten, kültür fizik hareketlerini yapıyor, son derece ciddi bir şekildeJ


Altınoluk’taki güzergah Manastır denilen yere kadar.
Geçen sene babamı ısırmıştı bu yolda bir köpek ya, bu sene de başka bir köpek yan komşumuz Cevdet Amca'yı ısırdı yine aynı yolda. Güler misin ağlar mısın durumu tam. Şimdi iki komşu da vesikalı oldu..


Aralarındaki konuşmalarsa çok komik, köpekten baya baya biri gibi bahsediyorlar.
Babam; Ben gördüm onu geçen sabah, epey huzursuzdu, sahibine söyledim bu havlıyor diye, köpek beyefendi tabii havlayacak, kuş değil ki ötsün dedi…
Cevdet Amca; şikayet etmek gerek belediyeye, kırk yılın başı yürüyüşe çıktık, başımıza gelene bak…
Babam aşı prosedürü hakkında bilgi veriyor sonra Cevdet Amca’ya… bu akşam ateş-üşüme yapabilir, korkma, 3 gün sonra tekrar gideceksin iğneye, söyledimi doktor, aman sana verilen kağıdı kaybetme, tekrar ısırılırsan göstermen gerek…


Babam ilk ısırıldığında bunu söylemişti bize biz de dalga geçmiştik köyde yaşamayan biri hayatında kaç kez ısırılabilir ki diye.. Ama işte büyük konuşmamak gerekiyormuş..

Bu tatilimde bir sabah babamla yürüyüşe gitmeye karar verdim. Ama iki şartım vardı;
1- Fotoğraf makinamı da alacağım bu yüzden çok da hızlı yürümek yok.
2- O sapık köpeğin olduğu sokaktan geçmem…
Annemle kardeşim uyurken çıktık yola, babam köpek savarını aldı eline… Korkma dedi, benim yanımda köpekler sana bişey yapamaz…


Şu üstteki fotoğrafların üçüncüsünde bir köpek havlaması duyup hafif tırsmış gibi gözükse de Benim babam çok cesur...


When I was in Altinoluk. I went to walking with my Father.
For years my father goes to walking every morning. Sometimes he comes under attack by dogs... But he never gives up.
That morning while my sister and my mum are sleeping we set off the way. It was very quiet and peaceful.
My father took a baton in the hands to protect us from dogsJ My father is very brave:)





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...