Biraz önce kahvaltıdan kalktık. İstanbul’a doğru yola çıkacağız. Teyzem de bizimle gelecek, çok mutluyum.
Gündüz yolculuklarını çok seviyorum, etrafa baka baka, hayaller kuraraktan. Ayrıca bugün Cumartesi, 1 haftalık izinden sonra hemen ertesi gün iş olmaması da hoşuma gidiyor. Yarın Pazar diye seviniyorum için için… Pazartesiyi düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Ama biliyorum ki öğlen yemeğine kadar ortama alışmış, sanki hiç izne çıkmamışım gibi hissetmeye başlayacağım.
Hem artık nisan da geldi, işden de aydınlıkta çıkıyoruz. Balkonumuzu çiçeklendirmeye başlıyacağız. Evde değişiklikler yapacağız. Heyecan sardı şimdiden beni.
Baharı çook seviyorum. Kılık - Kıyafet konusu hariç ama… Bu havalarda ne giyeceğimi şaşırıyorum hep, ince giyersin üşürsün, kalın giyersin terlersin. Çorap bile fazla gelir bir anda, ama çıkartsan da olmaz. Kışlıkları kaldıralım artık diye konuşmalara başlarsın ama bir türlü güvenemezsin havaya. Devamlı bir önceki yıllarda bu zamanda havanın nasıl olduğu hatırlanmaya çalışırsın…
“Geçen yıl 23 Nisanda bir hırkayla dışarıya çıkmıştım”
“aa olur mu ben hatırlıyorum bir keresinde haziranmıydı neydi, annem gelmişti, resmen mont giymiştim onu almaya giderken”
Böyle uzar gider konuşmalar her yıl aynı şey yaşanır bizim evde.
Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldiğim senenin baharında ilk kez Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken Rumeli Hisarı’ndaki Erguvanları gördüğümde hayran kalmıştım İstanbul’un baharına. Kesin kardeşim de görmeli demiştim. O görmeden gördüğüm güzel bir şey bende hep eksik kalıyor, eğer O da görürse tamamlarınıyor, yoksa bir anlamı yok. Tek başıma yarımım.
Baharla ilgili daha bir sürü şey yazabilirim. Ama bana sesleniyorlar, toparlansam iyi olacak.
Bize iyi yolculuklar, evinde olup blog -blog gezenlere de iyi keyifler….