Life - Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Life - Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Arkadaşın Kelebeği ve Kazanan / Butterfly Pillowcase and The Winner



Kazananı açıklamak için post hazırlamaya başlamadan önce şöyle bir bakayım eskilerden paylaşmadığım bir şeyler kalmış mı dedim. Taa geçen seneye kadar gittim. Epeydir blog turları hariç blog için ne fotoğraf çekiyorum ne de bir proje hazırlıyorum bu yüzden elimin altında fazla bir şey de yok derken bu fotoğrafları buldum.

Sözüm ona o günlerde hemen düzenleyip paylaşırım diyordum ama öyle yoğun bir kış ve öyle sıcak bir yaz geçirdik ki, blogla ilgilenemedim hiç…


Neyse yine bahanelerle boğulmadan konuya gireyim.

Konu demekte saçma oldu aslında! Konu falan yok da işte şu kelebek pek hoş. Yok ben işlemedim bu harika kelebeği. Hani benim Londra’da yaşayan bir arkadaşım var ya, işte o işledi annesi için. Daha doğrusu işlememiş dokumuş ya da boyamış gibi.  Ben sadece bu harika şeyi yastık haline getirdim o kadar.
Resmen sabır işi, hep söylüyorum ya ben böyle uzun soluklu işlere gelemiyorum diye ama işte sabrın sonu güzellik.



Yastığı dikerken ön işlemeli yüzün arkasına mermerşahiden bir astar yaptım, böylece hem içi temiz oldu, hem de ön yüz birazcık daha tok durdu. Arkasına da duck keten kumaş kullandım. Beşiktaş’ta küçük bir kumaşçı var tam Beşiktaş Hamamının karşısında, orada buldum bu rengi, yeni seri gelmişti o zamanlar, çok kalın olmayan, düz renk duck ketenler… Çok da güzel renk seçenekleri vardı. Aslında ne zamandır uğramıyorum, bir ara yine gideyim bakalım neler gelmiş…

Bu arada merak edenler olursa, bu kelebek şablonu Cross Stitcher dergisinin 2014 Eylül sayısında varmış. Hazır serin havalar da gelirken, neler yapsam diye bakınanlara fikir olur belki.

Bir de tabi fotoğraflar taa geçen seneden olunca eşyalarda eskide kalmış, mesela o sarı telefonluk şimdi beyaz, sehpaysa bizim üst komşuda, sehpanın altındaki halı masanın altında, o tüylü paspas ise yazlıkta. Dur sen bir ara evde neler yaptık onu da anlatayım ben…

Neredeyse unutuyordum, amaç  Minki ve Kristin’in yeni kitabı “Sew Illustrated” in kazananını açıklamaktı. Çekilişi random ile yaptım, 6 çıktı. Yani kazanan Brezilya’dan Sevgili Ines Walter.

Bu sefer neredeyse Türk’ten çok yabancı katıldı çekilişe.  Anlaşılan el işlerinde onlar bizden çok daha hevesli. Dikiş makinesi alın lütfen: )



  
My plan was to just share the winner of dear Minki and Kristin's wonderful book "SewIllustrated" .
But I came across these images from last Autumn and wanted to share them with you.
No I did not make it. One of my best friends who lives in London has made this amazingly wonderful butterfly for her mom and I just turned it out a pillowcase.

It looks like a paint or weaving. Long-term work.... It's not my style. I would like to see results as soon as. But this beauty shows us that I should be more patient...


I used white muslin for back of front face as liner and for back, I used duck cotton. It is not my favorite color but I liked the harmony with the colors of the butterfly.

If you want to find the pattern of this butterfly, you should look at for Cross Stitcher Magazine's September 2014 issue.

And about the images... I have mentioned that they are old, many things changed last winter in our living room, for instance this yellow side table is white now and this coffe table is no longer at our home, the carpet was moved under the table... There are many changes... I will show you soon…


Now the winner… I used random.org to determine the winner. and dear Ines Walter is lucky girl who won this wonderful ebook. I am sure you like it so much...




Keşke her haftaya böyle başlasak - Such a lovely strat to the week





Ben internetten, özellikle de yurtdışından çok alışveriş yapıyorum. Bunun birinci nedeni zamansızlık, ikincisi daha uygun fiyat olması, bir üçünsüsü de daha zevkli şeyler ile karşılaşmam.
Ama ne yazık ki postaların elime ulaşması hep bir heyecan…

Şu sistemi adam gibi bir oturtamadık. Kimi posta taa Amerika’lardan bir haftada gelirken bu sıralar, İngiltere’den aldığım kumaşlar da, abonesi olduğum dergi de elime ulaşmadı mesela. Artık umudumu da kestim.
Hele bu güzeller tam bir aydır yoldalar. Neyseki kaybolmadan bana ulaştılar, o yüzden çoook ama çook mutluyum.

Sedef yolladı bana bu şirin şeyleri, kutuyu açana kadar içinde ne olduğunu bilmiyordum. Onun elinden çıkmış harika şeyler geleceğine emindim ama. O kadar şirinler ki sabahtan beri sevip duruyorum.  Hazır severken de öğle yemeğine çıkmayıp odada gizlice fotoğraflarını çektim. Cep telefonu ile çektiğim için pek ikaliteli değiller ama maksat buralara uğramak olsun dedim, koydum gitti. Zaten hepsini zaman içinde mutlaka fotoğraflarımın bir köşelerinde görürsünüz.

Sedef’i takip etmeyenleriniz var mı bilmiyorum? Eğer birazcık dikiş merakınız varsa, güzel, canlı fotoğraflarla harika şeyler görebilirsiz blogunda ; “Down Grapevine Lane” . 
Sedef’in Riley Blake için tasarladığı “Sweet Orchard” serisi kumaşlar ise gerçekten çok sevimli, bir an önce satışa çıkmaları için can atıyorum.

Bu vesile ile Sedef’e kucak dolusu teşekkür ediyor, size de huzurlu, kazasız belasız, kınamasız, sağlık dolu bir hafta diliyorum…

Kalın sağlıcakla…





I was eagerly waiting for this package and it finally reached me. Dear Sedef had sent me these lovely things from far away.

I hate our post office, my a few packages were lost in recent days. They did not reach me :( Because of that, I was very happy to see this package on my desk in the office this morning.

I'm sure that most of you already know Sedef. She is very talented and good at sewing and crochet. And She is also a fabric designer. You can see her new collection which is called "Sweet Orchard" for Riley Blake is here.

So thank you so much Sedef, you are so kind and lovely...


And I am also wishing you have an amazing new week... 







Bir tavsiyem var - I have an advise




“Alet işler el övünür “ lafı ne kadar doğru değil mi???

Clover ürünleriyle tanışalı 5 -6 ay oluyor. İlk iğnelerini almıştım www.goblen.com sitesinden. Alt tarafı iğne dememek lazımmış, dikiş diktikçe anlıyor insan bir iğnenin önemini. Dikişle ilgilenmeye başladığımda bir kaç çeşit toplu iğne almıştım, annemin verdikleri falan da vardı ama benim en severek kullandıklarım eşantiyon bir dikiş setinin içinden çıkan 15-20 tane  toplu iğne oldu. Onlara gözüm gibi bakıyordum, kumaşa batması rahat, boyları uzunca, tutuşu kolay…


Ama iğneler kayboldukça içim gitti, Goblen’den alışveriş yaparken, sepetimdeki kumaşların yanına bir de bu iğneleri ekledim, Clover markasını bilmiyordum o zamana kadar.

İğneleri çok sevince kırkyama makasını aldım bir sonra ki alışverişimde. Meğerse ben şimdiye kadar boşuna üzmüşüm kendimi, boşuna hırpalamışım.

Funda bana doğum günü hediyesi olarak dikiş makinasını aldıktan bir hafta sonra bir online alışveriş sitesinde (şimdi kapandı) Dikiş matı ve Rotary Cutters (kırkyama makası)’ı gördüm. Madem dikiş işine giriyorum hemen almalıyım diyerek ekledim sepete. Matı aldığım için çok memnunum ama o makas benim kendimi kötü hissetmeme neden olduğu için çok sinirliyim… Bakıyorum herkes kolayca kesiyor, harıl harıl kullanıyor bu makası ama ben kan ter içinde kalıyorum bir ileri bir geri… Bir süre sonra yedek bıçağını değiştirdim belki körelmiştir de ondan kesmiyordur diye, ama yok durum aynı. Diyorum herhalde ben beceremiyorum bunu kullanmayı, kesen kesiyor ne güzel…




Meğer kesilebiliyormuş… Meğer ben yıllarca boşuna üzülmüşüm beceremiyorum diye.  Clover makasımı o kadar çok seviyorum ki şimdi, bulduğum ilk fırsatta bir patchwork battaniye daha dikeceğim onun şerefine.

Sonra tığları ile tanıştım. Biliyorsunuz, bizim evin örgü sorumlusu kardeşim Funda idi. Ben her an değişik bir şey denemek için konudan konuya sıçrarken o alıyordu iplerini, tığını, mırıl mırıl örüyordu. İş bölümünden memnundum taa ki  Clover tığlar ile tanışana kadar. Kullanımı öyle rahat, öyle zevkli ki. DMC Natura’nın harika renkli ipleri bu tığ ile bir araya gelince ben de kendimi tutamadım daldım örgü işine.  Kısa süreli işleri sevdiğimden bardak altlığı, havlu kenarı gibi küçük işler yaptım, hani burada da paylaşmıştım sizinle. Hedefimde Aga’nın kitabı Klasik ve Modern Tığ İşleri kitabından bir de yastık örmek var bu kış. Tabii listem o kadar uzun ki, umarım fırsat bulabilirim.

Madem dedim ben bu markadan bu kadar memnunum, kendime saklamayayım onları, blogumda yazayım da herkes bilsin. Belki sebep olurum birkaç kişinin benim gibi mutlu olmasına…

Haftasonunuz tam da planladığınız gibi geçsin…





Firstly I have met with pins of Clover products, about 5 - 6 months ago. These long pins were perfect for quilting and hold together many fabric layers.. I really loved them so much.

A few weeks later I have decided to have a Clover rotary cutter. I already have a rotary cutter but it was my nightmare. While I was using that cutter, I used to feel myself very incompetent. I can say that; after having Clover's Rotary Cutter, changed my life: ) These blades are nice and sharp.  It has a nice smooth cut with no pulling or snagging.



I look forward to a new patchwork baby blanket with it. I am sure it will took very short time to cut fabrics...
And I have met recently with Clover's Amour Crochet Hook Set! Before trying these hooks, I did not realize that how much I love crocheting.

The Armour hook is amazing. They are extremely so comfortable and stable in a pencil-like grip and Clover's hook shape is much easier to work with than that of other brands... I'm able to crochet more quickly and in short, I just love them.

I really advise you this lovely brand...


Have an amazing weekend...



Alaçatı'dan Kalanlar - Alacati Part -2




Her zamanki girizgahımı yapayım önce; ayy bir türlü buralara uğrayamadım. İhaleler, projeler, dergilere gönderilecek fotoğraflar derken koptum iyice. Tabi bir de sıcaklar var! Her geçtiğimiz yaz, kışı daha çok seviyorum. Yani şunu bana 3-4 yıl önce söyleseler, söyleyenin aklına şaşardım. Üşümekten, kat kat giyinmekten nefret eden biri olarak, kışı sevmek kadar mantıksız gelen bir şey yoktu benim için. Ama işte kendimi de tanıyorum boşuna ben döneğim demiyorum. Sevmek – sevmemek aslında tamamen bakış açımıza, farkındalığımıza göre değişiyor.  Şu üç günlük hayatta fazlada kuralcı ve katı olmamak gerek, fikir değiştirmekten korkmamak gerek, ama tabii benim kadar da karasız olmayın.






Temmuz Ayındaki Altınoluk tatilimde Haruki Murakami'nin: “Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları” romanını okumuştum. “ Kesin hedefler hayatı kolaylaştırır” diyordu bir yerde. Okuduğum andan beri  zaman zaman içimden tekrarlıyorum. Zaten şu hedef konusunu hepimiz biliyoruz ama bu cümle resmen beynimin içine kazındı.





Öyle büyük hedeflerden de bahsetmiyorum yani! Mesela ben bir fotoğraf makinası alacağım demekle, ben Canon 5D  alacağım demek arasında dağlar kadar fark var. İlk söylemde savruluyoruz, netlik yok, kafa karışık, sonuçlanması için epey epey bir zaman var. Ama diğerinde hedef konulmuş, kafa net, uygun an bekleniyor. Canon 5D senin bil yani. (Ahh keşke)



Nereden geldim ben şimdi bu konuya!!! Haa Altınoluk’a gideceğiz biz yine bu akşam diyecektim, Altınoluk diyince kitap almayı unutmayayım dedim, sonra birden Tsukuru’yu hatırladım, yine aynı şeyi tekrarladım “ Kesin hedefler hayatı kolaylaştırır” … 

Sabah uyandığımda hedefi koydum. İşe git ilk bulduğun fırsatta Alaçatı fotoğraflarının geri kalanları için bir post hazırla! Bir kere yazdın devamı gelecek diye!




Buyrunuz fotoğraflar burada, ben de önümüzdeki hafta Altınoluk’ta olacağım. Şu stresli ve yoğun geçen günlerin acısını çıkartacağım inşallah. Yeni planlar, yeni hedefler belirleyerek…

Haydi kalın sağlıcaklar, harika geçsin haftasonunuz…








I'm aware that I have neglected my blog for a while I feel very bad myself for that. But I was really so busy at the office and home. I hope this next week I will be relax at my parent beautiful garden in Altinoluk. Yes, this evening we will on the way with my little sister and I'm so happy.

Do you remember this post? I had visited Alacati end of June and now I am here with the rest of Alacati images...

Hope to see more after my  short holiday...


Have an amazing weekend...





Üzüntü ve Muz Kabuğu! Ha bir de Alaçatı / A small town, Alacati




Yok aklım da almıyor, bünyem de kabul etmiyor son 10 gündür yaşananları… Bir anda tüm Türkiye yanmaya başladı. Dün akşam rüyamda giydim yine arabayı üstüme, evet rüyalarımda araba kullanmıyorum direk elbise gibi arabayı giyip zıplaya zıplaya ilerliyorum. Neyse işte bir yerlerden kaçıyorum sonra bir anda beyaz gömlek giymiş, bazılarının üstünde de siyah yelek olan bir gurup çıkıyor karşıma, sanırım kapatıldıkları yerden kaçmışlar, tedirgin oluyorum, sonra karşıdan onlara ateş açılıyor, ben de koskoca araba ile çatışmanın ortasında kalıp, nerelere kaçacağımı bilemiyorum : ( Off ne stresliydi… Daha başı vardı rüyamın, çok rüya gördüğüm ve hepsi de film gibi olduğu için yorgun uyanıyorum sabahları ve büyük bir kısmını da hatırlamıyorum…



Neyse işte kan ter içinde uyandım, çünkü yatarken twitterda okuduklarımdan öyle korktum, televizyonda gülen fotoğrafını gördüğüm şehit Binbaşı Arslan Kulaksız’a öyle üzüldüm ki böyle vurdulu kırdılı rüyalar görmem kaçınılmazdı. İçimde deriiin bir üzüntü var. Ama bir yandan da bünyem kabul etmiyor, unutuveriyorum, kabullenemiyorum durumu. Bu devirde olacak şey mi bu diyorum. Yabancıların İnstagram hesaplarına bakıp bakıp imreniyorum, bizim yaşadığımız stresin onda birinden haberleri yok, çiçek böcek, mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar…

Bu akşam Taksim’de bir randevum vardı, iptal ettim. Ne gerek var risk almaya git evine dedim. Sabah para çekmem gerek, bankamatik metronun girişinde amann boşver daha iyi para harcamazsın girme şimdi oraya dedim. Çantada 5 lira ile dolanıyorum…

İş yerinde fırsat buldukça blogları gezip mest olmak yerine haber sitelerine bakıyorum. 10 dakikada bir twitter hesabımı güncelliyorum, akşamları emekli amcalar gibi devamlı tartışma programlarını izliyorum.
Hayatımın böyle kabusa çevirenlerin hepsini de  Allah’a havale ediyorum…




Tüm bu olanları kabullenmeyen, yokmuş gibi davranan, aklı almayan yanımla devam ediyorum şimdi,  Bu fotoğraflar Haziran ayında gittiğimiz Alaçatı’dan. Yıllar yıllar önce gitmiştim Çeşme’ye, o zamanlar Alaçatı’nın esamesi okunmuyordu. İçinden şöyle bir geçmiştik, gerçi o zamanda sevmiştim, şimdi sevdiğim gibi.





Alaçatı’ya yaz tatili için gitmem sanırım, ama bir iki günlük kaçışlar için harika bir yer. Biz Ramazan ayında gittiğimiz için nispeten sakindi, şimdi duyuyorum da sokaklarında yürünmüyormuş, hele de bu sıcakta hayal bile edemiyorum. Bir de sanırım artık keyfime çok düşkünüm bu sıcaklarda bizim Altınoluk’taki evde don paça, yalın ayak, elde şeftali tatilini kolay kolay başka tatillere değişmek istemiyorum.


Epey fotoğraf çektim 1,5 günde, ama özellikle fazla kapı fotoğrafı yok, nasıl olsa öyle güzelleri var ki diğer bloglarda ve instagram hesaplarında. Bunlar da benim gözümden Alaçatı -1 ( evet 2. si de var)… Hadi kafamız dağılsın birazcık…



I've written many things about the situation of Turkey in these days... Yes, we are going through bad times and I hope the beautiful days are close...

On the other hand, Life goes on...

These images are from Alacati which I went last June. It is a small town in the west of Turkey.This town is famous with wind,wind-surfing and delicious olives.


Visitors also come for the charming old stone houses on narrow streets lined with sidewalk cafes, restaurants and boutiques. There are many small inns and boutique hotels provide hospitality. It is yet unspoiled and I hope this continues…













Yeşil Hollanda - Green Holland



Ha bugün ha yarın derken bir türlü paylaşamamıştım Hollanda fotoğraflarını. Gerçi içimden de gelmedi. Çünkü doğru dürüst bir fotoğraf çekmedim, çekemedim.

İlk gün girdiğim bir mağazanın merdivenlerinden yuvarlanıyordum resmen. Öyle saçma bir düşüş oldu ki, sağ elimin baş parmağı kakıldı kaldı. Ertesi gün, ondan sonraki gün zonklayıp durdu. Benim eller zaten küçük, fotoğraf makinasını zor kaldırıyorum, bir de parmak sakatlanınca hiç tutamadım.

Bir de tabi kanıksama durumu var. Daha önceki gidişlerimde çoşkuyla fotoğraflamıştım her gördüğüm şeyi.  Hatırlamak isteyenler buralara bakabilir ; 1 - 2 - 3 - 4 


Bu sefer Amsterdam dışında 3 farklı şehre daha gittik. Gitmeden önce google map’ten tüm mesafeleri, gezilecek yerleri işaretledim. Tren saatlerini, sürelerini, hangi gün hangi şehir gezilmeliyi çalıştım.



Cuma günü Amsterdam’daydık, ertesi gün sabah erkenden Rotterdam’a gittik.  Rotterdam Amsterdam ile kıyaslanınca epey farklı, yorum yapacak kadar uzun kalmadık gerçi orada, bu seferlik şöyle bir baktık: ) Bir dahaki sefere detaya ineceğiz.   Şehirde değişik mimariye sahip ve gerçekten çok ilgi çekici binalar var, biz yolumuzun üzerindeki birkaç taneyi görebildik sadece. Bir de Rotterdam’ın sanırım en tatlı dükkan sahibi ile tanıştık. House of Seasons ‘ın sahibi Lia. Dükkanda resmen gözüm döndü. Ama bu gidişimde inanılmaz iradeliydim. Sadece küçük bir vazo alıp kaçabildim oradan.



Rotterdam’dan Delft’e geçtik aynı gün. Delft çok şirin bir yer, Amsterdam’ın küçültülmüş hali gibi. Kanallar, caddeler çok daha dar. Cumartesi günü antika pazarı varmış şansımıza, mest ola ola gezdik bizde… Kendimize söz verdik sonra, yaz sıcağında tekrar geleceğiz buraya diye…



Üçüncü Şehrimiz Utrecht’ti. Pazar gününü Amsterdam’da geçirdikten sonra Pazartesi günü sabah treniyle gittik. En çok da burayı sevdik. Orada yaşamayı hayal bile edemiyorum. O gün o kadar çok yürüdük ki, dönüşte trenden indiğimizde eve kadar ağlayarak gittik resmen. Yemyeşil bir yer, öyle güzel evler, bahçeler, yollar var ki huzur kaplıyor içinizi. Mesela kocaman bir park vardı, karşısında da  bir hukuk bürosu, parkta güzel güzel şezlonglar… Pencereden bak mest ol, öğle arasında git keyif yap, iş çıkışı atla bisiklete, trafik ne bilmeden 10 dakikada evinde ol… Merkezi de çok tatlıydı, küçük bir yer ama bütün dükkanlar var, hatta fazlası var…



Ben büyük şehirleri, büyük yapıları sevmiyorum. Kendim cüce olduğum için sanırım. İlk Londra’ya gittiğimde çok sevmiştim orayı, şehre hakim hissetmiştim kendimi. Tarihi yapı hiç bozulmamış, evler iki katlı, parklar harika, metro tamam kolay ama en güzeli yürümek istediğinde geçtiğin yollar çok keyifli. Amerika mesela hiiiç benim tarzım bir ülke değil. 5 – 6 şehrini gördüm, tamam görülmesi, fırsat varsa gidilmesi gereken yerler belki ama benim gönlüm her zaman Avrupa'dan yana. Sevmiyorum kocaman kocaman caddeleri, gökdelenleri, devasa alışveriş merkezlerini, tadı tuzu olmayan kocaman tabaklardaki yemeklerini. Tamam etleri güzel! Ama ben etçi değilim ki, kırk yıl yemesem aklıma gelmez… Ay amma kötüledim: ) Mutlaka var güzel şeyleri, kimbilir benim görmediğim ne sevimli küçük kasabaları… ama yok sizin olsun Amerika bana Hollanda’yı verin…
Herhalde ne kadar gidersem gideyim hiç sıkılmayacağım, her gidişimde bir daha ki gidişimin hayallerini kurduğum bir şehir Amsterdam.


Biz Airbnb’den ev ayarlıyoruz genelde. Bir önceki gidişimiz de çok keyifli, yeşillikler içinde, kanala da çok yakın bir evde kalmıştık, ama birazcık merkeze uzaktı. Yaz olduğu için ve hava neredeyse gece 10 da karardığı için hiç dert etmemiştik o mesafeyi. Bu sefer ise çok merkezi bir evde kaldık. “9 streets“ adı verilen yığınla butik ve kafenin bulunduğu Amsterdam’ın en keyifli yerindeydi.  Akşamları camın önüne oturup diğer evleri dikizledik, yoldan gelip geçenleri izledik, sabahın köründe o soğukta şıkır şıkır giyinmiş güzel kadınların, yakışıklı erkeklerin bisikletleriyle nasıl hız yaptıklarına yine hayret ettik… Sonra en kısa zamanda tekrar görüşmez üzere vedalaştık, seni seviyoruz Hollanda…




I know I know, I was too late for this post. We were at the beginning of May in Amsterdam. We were at Amsterdam in early May. It was wonderful as usual...

This time we have visited 3 different city of Holland, Rotterdam, Delft and Utrecht... They all have a different atmosphere, of course it is lovely...


Rotterdam was unlike other city in Holland which I have seen. During World War II the city centre was completely destructed. Instead of restoring, the people had chosen to build a city which has a modern look. There are many interesting buildings unfortunately we did not have enough time to visit every where in Rotterdam but I guess we have met the sweetest shop owner of Rotterdam. Lia has an amazing shop which called "House of Seasons" in Rotterdam and it was a great pleasure to met her. She is a friend of dear Madelief which is from "madeliefje-madelief" blog. I hope the next time I will visit her gorgeous garden with dear Lia.


Ah, lovely Delft: compact, charming, relaxed. It's a very popular tourist destination – day trippers (and lovers of beauty and refinement) clamour to stroll Delft's narrow, canal-lined streets, gazing at the remarkable old buildings... We really loved it, although we stay just a few hours there.

And Utrecht... I can live in Utrecht. We have walked in the streets of Utrecht and it was amazingly beautiful. Everywhere was full of green and beauties...


We have prefered "Airbnb" again and our home was in the most popular place in Amsterdam which is called "9 straatjes"... It was a great pleasure to watch the street and other home during the evening...

I don't like huge cities and buildings. I had been in America a few times and I'm sure there are many cute and pretty town which I did not have chance to see but I feel there myself very short (okay I already have a very short length) and lost everything is so big for me : ) I guess I love Holland because of that, I feel so free myself in there...

I can not wait to go again. I love you Holland…






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...